Doğmamış Bir Çocuğa Mektup

İlk defa vize oluyordum. Her zamanki tatlı sınav heyecanı içime dolmuştu. Bunun yanı sıra, ilk defa karşılaşacağım bir türe olan merakım sayesinde yerimde duramıyordum. Nihayetinde sorular önüme gelmişti. Bir besmele çektim, gözlerimi yumdum… Ve Başladım!… Hiç zorlanmadan tüm soruları cevapladım. İlk ben teslim ettim kağıdımı. Sınıftan çıkabilirdim ama oturmayı yeğledim. Canım sıkılıyordu ama dışarı çıksam da sonuç değişmeyecekti.

Sandalyem hocanın hemen karşısındaydı. Canımın sıkıldığını gören öğretmenim, masasının üzerinde duran iki kitabından birini istersem okuyabileceğimi söyledi. Gözlerimin içine bakarak gülen gözleriyle, sıcacık gülümsedi. Hemen kitapları alıp, göz gezdirdim. Bir tanesi ciddi bir esere benziyordu. O esnada yeterince sıkılıştım, o kitabın beni açmayacağını düşündüm. Diğer kitabınsa ismi hem tanıdık geliyordu hem de merak uyandırıyordu. Onu alarak okumaya başladım…

* * *

“Şimdi, yüzümü, saçlarımı, düşüncelerimi sırılsıklam eden bir korkunun içinde kilitliyim. Bu korkunun içinde ne yapacağımı bilemiyorum. Anlamaya çalış: Başkalarından korkmak değil bu… Başkalarına hiç aldırmıyorum. Tanrı korkusu değil. Tanrıya inanmıyorum. Acı korkusu değil. Acıdan korkum yok. Senden korkuyorum, seni hiçyokluktan çekip zorla çekip alan, gövdeme ekleyen rastlantıdan. Seni çok beklediysem de karşılamaya asla hazır olmadım. Ama kendi kendime hep o kötü soruyu sordum: Ya doğmak hoşuna gitmezse?”

Bir bebeğin varlığını haber almanın şaşkınlığı, bunun beraberinde getirdiği korkular, sorular, endişeler… Belki de hamilelik döneminin kadına sunduğu değişimlerin sonucu meydana gelen karmaşık düşünceler… Emin olamama… Yalnızlık… Bir bebeğin varlığını öğrenmek yazarımızı konuşturmaya başlamış. Kendi dilinden anlatmış; sizinle konuşur gibi… (her yerde bebeğiyle konuşmuş ama bazen öyle oluyor ki kendinizi konuşulan bebek sanıveriyorsunuz. Sanki tüm bunlar size anlatılıyormuş gibi…) Nitekim çok başarılı bir monolog bu kitap…

Oriana Fallaci, kitapta erkeğinden ayrılmış bir kadının, gebe olduğunu anladığı andan başlayarak hissettiklerini, iç dünyasında kopan fırtınaları, yaşadığı korkuları, coşkusunu ve erincini, ustalıklı ve şiirsel bir anlatımla satırlarına yansıtmış… Öyle ki hiçbir kitap bu denli yansıtamadı, okuru bu denli etkileyemedi.

İlk defa 1975 yılında yayınlanan ve birçok dile çevrilen bu kitap, haklı bir başarı elde etmiş. Bahsettiği şeyler bazen çok saçma (bana göre), bazen çok karamsar, bazen çok şefkatli ama böyle bir anlatım takdire layık! Yazarın yapmak istediği şeyi, belki de yapmak istediği dereceden daha fazla yaptığını yani başardığını söyleyebilirim. Okumaya başladığım ilk dakikadan itibaren beni içine çekti ve olaylara kitabın içinden bakar, yani yaşar oldum… Arada bir nefes almak için başımı kaldırdığımı ve gözlerimi ovuşturduğumu anımsıyorum… (Hocamla göz göze gelip, gülümsemiştik…) Kesinlikle akıcı, sarıp sarmalayıcı bir kitap!…

“Resmin altındaki yazıya bakılırsa, üç haftalıkken neredeyse görünmez bir varlıksın. Büyüklüğün iki buçuk milim kadar. Gene de gözü andıran bir şeyler, omuriliğe benzer bir şey, bir sinir sistemi, bir mide, bir karaciğer, bağırsaklar, akciğerler geliştirmeye başlamışsın. Yüreğin bile var, hem de kocaman…”

Kadın, önce bebeği doğurup doğurmamakta kararsız kalıyor, fakat bebeğinin resmini gördükten sonra doğurmaya karar veriyor. Resme bakarken korkusunun geldiği gibi çabucak gittiğini söylüyor. “Gizemli bir çiçeğe benziyordun, saydam bir orkideye.”

Çocuğunu doğurmaya ve onu büyütmeye karar verişini; dünyanın, var oluşundan veri süre gelen bir şeyi (kadına göre küstahlık) devam ettireceğini ve kimsenin kimseye doğmak isteyip istemediğini sormadığını ve sormayacağını söyleyerek açıklıyor. Garip… Kadın, çocuğuna gerek onunla (çocukla) ilgili, gerek dünyayla ilgili, gerekse babasıyla ilgili tüm düşüncelerini en ince teferruatına kadar yazmış…

Bu kitap size sadece hamileliğin kadına etkisini, bir erkek tarafından üstelik bir bebekle birlikte terk edilmenin yarattığı değişikliği ya da bir annenin çocuğuyla ilgili düşüncelerini anlatmıyor. Bu kitap gizliden gizliye çok fazla şey anlatıyor aslında. Evlilik dışı doğan bir bebek… Bebekten ziyade kadının hamileyken etrafından aldığı tepkiler gösteriliyor. Kadına göre, olan şey (evlilik dışı bebek) normal; çevrenin tepkileri anormal. Çevresindekiler bebeği aldırmasını söylüyorlar. (Bana ve kadına göre) Bu cana kıymak olur; anormal. Ama evlilik dışı olan bu hadiseyi çevrenin anormal görmesi (sadece bana göre) normal.

“Benim anlayamadığım şey şu: Bir kadın yasal yollardan gebe olduğunu açıklayınca herkes onu şımartmaya başlar, paket taşımasına bile izin vermezler, kendini yormaması, dinlenmesi için yalvar yakar olurlar. Ne kadar harika! Kutlarımlar, hadi otur şurayalar, dinlenler gırla gider. Oysa benim karşımda donakalıyorlar, ağızlarını açıp bir şey söyleyemiyorlar ya da çocuk aldırma konusunda söylevler veriyorlar. Bir çeşit gizli anlaşma var ortada, sanki ikimizi ayırmak için bir gizli plan. Kimi zaman kaygılanıyorum kim kazanacak acaba diyorum. Biz mi onlar mı?”

Kadın, hekimlere gidiyor, hekimin söylediklerini ve kendi düşüncelerini bebeğiyle paylaşıyor. Arkadaşının gebe olduğunu duyduğunda verdiği tepkiyi, onunla yaptığı tartışmaları bebeğine anlatıyor ama bu sırada size biyologların ve antropologların bebek kavramına dair görüşlerini sunuyor ve size de düşünme hakkı tanıyor, sizi ortamdan haberdar ediyor.

“Seni tam tamına iki aylıkken gösteren fotoğrafı kestim. Yüzünün kırk kez büyütülmüş yakından görünen bir resmin. Duvara iğneledim, yattığım yerden görebiliyor, hayran hayran seyredip duruyorum. Gözlerin çok derinden etkiliyor beni.”

Her şey bir yana bir yana bir bebeğin varlığından haberdar olmakla birlikte onunla ilgili tüm gelişmeleri (yazarın üslubu sayesinde) yaşamak çok garip, değişik, hem merak uyandıran hem de sizi çekingen kılan fakat kesinlikle sevgi ve merhametle gülümseten bir durum… Bir annenin çocuğuna söyleyebilecekleri neler olabilir?…

“Örnekse, şu minicik tatlı patikler. Benim için dünya tatlısı şeyler, ama ya senin için? İlk giydirdiğimde bar bar bağıracak, tekmeler atacaksın. Ama ben hiç aldırmadan gene de giydireceğim, hatta yoksa üşütürsün diyeceğim ve zamanla alışacaksın.”

Kendine göre hayat olgusunu paylaşıyor bebeğiyle. Hayatı ona tanıtmaya çalışıyor kendi bildiği kadarınca. Masallar anlatıyor… İçinde her şeyden biraz olan masallardan… Savaşı anlatıyor… Manolyayı… Ölümü koklatıyor ucundan… Aşk’ı anlatıyor (henüz kendisi anlamamış olsa da)…

Kitabın ilk sayfasında Tanrı’ya inanmadığını söyleyen kadın, 48. sayfada Tanrı’dan bebeği için bir şeyler diliyor. Burayı okuyunca “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!” dedim açıkçası. Ama şu da var ki, kadının bazı kavramlar hakkındaki garip teorileri, bazı şeyleri çözememesi, karamsar kalması ya da nefret etmesi, hataları, hayata karşı bu kadar olumsuz olması… Düşününce çocuğunun inançsızlıkla alakalı olduğu anlaşılıyor. Kitapta geçen birçoğu yerde Müslüman olduğuna şükrediyor insan… Müslümanlığı tatmamış bir kadının (erkek olanın da düşünceleri yansıtılmış bir yerde ama genel olarak kadın) öyle bir toplumda nasıl bir konumda olduğunu görüyorsunuz ve ciddi anlamda şükrediyorsunuz…

Kitabın sonu hakkında hiçbir şey söylemeyeceğim. Sadece kadının bebeğine bir kitap dolusu söze –mezar sessizliğinde- bebeğinin karşılık verdiğini yazacağım. Eğer farklı bir insan daha tanımak istiyorsanız (unutmayın ki bu insanlardan çok fazla var), kitabın çaktırmadan verdiği mesajları (bir kısmını söylemedim okuyanlar bulsun diye) merak ediyorsanız, gerçekten farklı bir soluk keşfetmek istiyorsanız arşivinize ekleyin derim ben…

Kitabın son sayfasına hocam birkaç cümlecik iliştirmişti. Hocamın gözleriyle başladım, sözleriyle bitireyim istiyorum.

“Hayır Allah’ım…
Güçsüz olduğum için değil, tam aksine güçlü olduğum için inanıyorum sana…
İnandıkça güçleniyorum, güçlendikçe inanıyorum…
Hamd olsun…
Sana inanmak ne güzel Allah’ım…
Seni Seviyorum…”

Can Yayınları
2. Basım Kasım 1997
Orijinal adı: Lettera a un bambino mai nato”
Çeviren: Pınar Kür

Reklamlar