Cansız Tablo

Her biri ruhunun bir köşesine sığınmış renkli düşüncelerini seyretti uzun süre. Tanımlamaya çalıştı tek tek. O bir ressamdı ve renkleri bilirdi sadece. İçindeki bütün renkleri düşüncelerden soydu önce, düşünceleri tekrar fırlattı yerlerine ve gülümseyerek baktı elindeki düşünceden sıyrılmış, ruhsuz renklere. Usulca fısıldadı onlara:”Yepyeni düşüncelerle işleyeceğim sizleri ve yepyeni anlamlar kazandıracağım sizlere!” Avuçlarının içinden nazikçe akıttı onları kalbine ve geçti tuvalin karşısına.

Ne çizeceğine karar vermemişti henüz. Odaya bir göz gezdirdi ve bütün eşyalara baktı. Odanın sağ tarafındaki kocaman kitaplığa bakışlarını kilitledi. Çocukluğundan beri hep acırdı bu kitaplığa. Özgün düşünceleri yoktu çünkü onun. Kucakladığı kitaplar ne diyorsa, o da aynılarını söylerdi. Bu yüzden vazgeçti kitaplığı resmetmekten.

Antika denilebilecek kadar eski, el dokuması halı çekti dikkatini. Özenle işlenmiş desenlere baktı hayranlıkla. Kahverenginin üzerine kremle dokunmuş olan büyük yapraklı çiçeği inceledi, renk uyumu mest etti ressamı. Halının fedakarlığını düşündü sonra, hoyratça çiğnenmesine rağmen sessiz kalışını ve hayata karşı verdiği çetin mücadeleyi resmetti zihninde. Daha canlı bir şeyler çimek istediğini hatırladı ve bakışlarını kaçırdı halıdan.

Kapının yanındaki küçük askılık, bir ayağı çürük sandalye, yamalı koltuk, cam vazo ve içindeki mutluluk çiçekleri, sadece bir çift ayakkabıyı barındıran büyükçe bir ayakkabılık… Hiçbirinin resmedemezdi çünkü canlı şeylerdi aradığı.

Köşede duran aynadan kendisine gülümseyen bir çift göz yaşadığı kararsızlıktan kurtardı O’nu. Canlılığı, düşünceyi, sevgiyi, anlamı yani varlığı içinde taşıyan bir şey çizmek istiyorsa eğer, insanı resmetmeliydi.

Fırçasını kalbine dokundurdu ve siyah renge buladı. Bir çift gözün ilk çizgilerini attı ve önce ana hatlarını çizdi gözlerin. Birkaç fırça darbesinden sonra, biri diğerinden çok dikkatlice bakıldığında fark edilebilecek kadar küçük iki göz beliriverdi tuvalde. Evet, az da olsa biri diğerinden küçüktü, ressam hep sevmişti böylelerini. Fırçasını siyahın gizeminden sıyırdı ve kahverengiye buladı. Gözlerin ortalarına küçük daireler çizdi, belki de remin en zor kısmı burasıydı. Gözlere anlam verebilmek…

Fırçayı her dokunduruşunda farklı bir anlam aşıladı gözlere. Sevgiyi dokundurdu önce, samimiyeti, hüznü, sevinci, aşkı sınırsızca bıraktı sonra. Dimdik ve ufka bakan gözler… Göz kapaklarını hafifçe belli etti, ne de olsa bunlar insanın dünyaya açılan kapısıydı ya! Kirpikleri ve kaşları çizdi sonra. Beyaz tenin üzerindeki simsiyah kaşları hayranlıkla seyretti. Siyah ve beyaz, elest bezminden tanışık kardeşlerdi O’na göre. Siyahın kasvetine inanmamıştı hiçbir zaman ve inadına sevmişti geceyi. Siyah; gösterişsizdi, kusurları örtendi, temiz olanı en güzel haliyle ortaya çıkarandı. Ve beyaz… Temizlikti, saflıktı, aydınlıktı, çocuk yüreğiydi, hayalin içindeki gerçekti. Siyah ve beyaz; biri karanlıktı, biri aydınlık. Biri suydu, biri susuzluk. Biri güldü, biri diken. Birisi sevilmezdi, diğeri sevilmeden…

Fırçasını kırmızıyla güzelleştirdi ve biçimli dudaklar çizmeye başladı. Tekrar gözlere baktı ressam ve çizdiği gözlerde bilgiyi gördü. Bilgiyi gördü ve dudakları kapalı çizdi. Zaten en büyük marifet yeri geldiğinde bildiği halde susabilmek değil miydi? Dudakların çizimini bitirdi ve renge kilitlendi tekrar. Ressamdı O, çözerdi en gizemli renklerin dilini bile. Kırmızı; vatandı, aileydi, aşktı ve bağlanmaktı. Kırmızı, sonsuzluk ve sınırsızlıktı. Başkaldırıydı, asilikti, aykırılıktı ve düzenin çarklarına kapılmamaktı.

Yılların verdiği aşinalıkla gözlere ve dudaklara uygun bir burun ve yuvarlak bir çehre çizdi hemen. Saçları kapatacağı için hayalinde bıraktı bir çift kulağı. Kahverengi, beyaz ve sarıyı harmanladı kalbinde ve isimsiz bir renk elde etti kalbinin en orta yerine. Bu rengi ustaca aktardı tuvale. Uzun, dalgalı, doğal saçlar çizdi bu güzel yüze ve tabloyu tamamladı böylece…

Resmin tam karşısındaki yorgun koltuğa oturdu ve saatlerce beklentili gözlerle baktı eserine. Aradığı canlılıktı ya hani; anlamı bir dantela gibi işlediği bakışlarda da bulamadı onu, sessizliğine alışkın olduğu dudaklarda da. Hayal kırıklığıyla sarıldı en aşina olduğu canlıya. Sarıldı siyaha ve kayboldu karanlıkta…

Elif Eyşan Yılmaz
Selçuklu Anadolu İmam Hatip Lisesi
10/D -1019

– Mâlum mevzuya (Konya’da il birincisi olan Elif kardeşimize başörtülü olduğundan dolayı kürsüye çıkıp ödülünü alma izni verilmemesi gibi absürd bir olaya) çok değinmeyeceğim ama sen güçlü ol Elif, bu olay seni yıldırmasın, canını acıtmasın… Merve Altınok’un (Genç Dergisi’nde) söylediği gibi; “Bu dünya onların olsun ya Ali” diyen Kutlu Peygamber’in ümmetiyiz… Hamdola… –

Reklamlar