Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı

Bilecik’ten geçiyordum, gözlerim doldu.
Gözlerime doldun.
Gözlerim seninle doldu.
Sen gözlerimden boşaldın.

Gözlerimizin yanlış görmeye, kulaklarımızın kötü işitmeye alıştırılmaya çalışılan bir isim… Çok zor zamanların yükünü geniş omuzlarında taşıyan, kimse anlamasa da çizgisini bozmayan, üzerinden hayli zaman geçse de halâ yaşayan ve belki de en çok tartışılan isim… Sultan Abdülhamid Han!… Son kalenin son neferlerinden biri…

Mustafa Armağan’ın kaleminden dökülmüş, birçok gerçeği kaynak gösterip irdeleyerek kaleme almış müstesna bir eser… Orta okulda öğrendiğimiz Abdülhamid’in tamamen tersi bir kişiliği kaleme almış bir yazar… Acı bile olsa bahsettiği kişi aynı aslında. Gözlerimize yanlış gösterilmek istenen Sultan, nefret ettiğimiz o insan bunları hak etmiyordu aslında… Ne acı ki tarihimizi bile bize başkaları yazdırıyor artık… Bunu, geç de olsa anladım!

Anladım ki, bu halk senden seni de aşan bir zümrüt kadeh yontmak sevdasına düşmüştü.
Geleceği ayağa kaldırmak için…
Öz babasını arayan üvey evlat gibi…
Gönüllerine Tarık bin Ziyad’dan, Alparslan’dan, Fatih’ten yontulmuş gülümsemeler aşk eden bir özge lider.
Etlerine saplanan kurşundun onların nazarında.
Sadaktaki son oktun.
Kuğudaki son çığlık.
Kuyudaki son hû.
Son şarkı?
Belki.
Ama yanık olduğun kesin.

Dört bir yanı kurtlarla çevrilmiş bir vatanı korumak sandıkları gibi kolay değildi elbet. Akan kanlarla alınmıştı her bir parçası… Zalim dediler sana, oysa ki saltanatın süresince yalnızca 11 kişinin idamını onaylamıştın! Toprağımızı vermemiz için zorla önümüze koydukları kağıt parçalarını imzalamayışını hazmedemediler Sultanım! Ama yavaş yavaş anlaşılmaya başlıyorsun… Halâ nefes alıyorsun, nefeslere konuk oluyorsun. Kurtlar halâ çevremizde Sultanım… Yetiştirdiğin nesil gibi Çanakkale’den Sina çölüne kadar ‘kıta kapma’ oyunu oynayamamaktan korkuyoruz! Seni yanlış tanıdığımızdan ötürü yüzümüz hep yerlerde ama tarihimizi yanlış kaleme alan yanlış insanların ellerinden o kalemleri alacağımıza inanıyoruz!

Okullarda, tarihimizin en önemli isimlerinden biri olan Abdülhamid’i aslının tamamen zıttı bir biçimde bize öğretiyorlarsa, başka delile muhtaç olmadan sadece bu noktayla birlikte eğitimimizde müthiş problemler olduğunu söyleyebilirim. Bir milletin kendi tarihini başka kalemlerden öğrenmesi kadar acı ne olabilir ki!…

Ne mutlu ki, bugün üzeri çamurla sıvanıp tanınmaz bir hale getirilmiş olan bu zirvenin kaba hatları ağır ağır da olsa ortaya çıkıyor; üzeri katran kadar kalın bir sıvayla örtülmüş “Abdülhamid gerçeği”, ufkumuzda yeniden ihtişamla zuhur ediyor. Nizamettin Nazif’in dilinden söylersek, Abdülhamid, zaman ilerledikçe devrin insan kadrosu içinde “bir nur misali” daha ziyade parlıyor.

II. Abdülhamid yakın tarihimizin en büyük bilmecelerinden biriydi. Bir kara kutu gibiydi aslında. Zamanında Divan-ı Harb’de yargılanmayı talep etmişti ama izin vermemişlerdi. Bunu istemek için ille de Abdülhamid Han gibi mangal yürekli olmak mı gerekiyordu? Hayır, mesele bu değildi. Onun neler bildiğini hepsi de pekala biliyorlardı çünkü. “Abdülhamid’i anlamak her şeyi anlamak olacaktır.” tespitini bu bağlamda zikretmek gerekiyor. Abdülhamid’i anlamak için de önce Abdülhamid’in kim olduğunu gerçekten bilmek gerekiyor. Daha dün denilecek kadar yakın bir tarihte yaşamış olmasına rağmen, kendisini harice karşı bu kadar iyi perdeleyip gölgelik alana onun kadar iyi çekilmesini bilmiş ikinci bir şahsiyet yoktur. (bu hem yerli, hem de yabancı gözlemcilerin ortak tespitidir.)

Tüm görünen boyutlarına rağmen mutad olarak katıldığı Cuma selamlıkları haricinde Sultan Abdülhamid’in kendisini Yıldız Sarayı’na kapatması, düşünce dünyasını sadece yakın çevresine açması ve o mahrem dünyaya sızamamanın verdiği sıkıntıyla hakkında bir sürü aslı olmayan sözler üretilmiştir. Yok yakalattığı gençleri öldürtüp denize atıyormuş, yok tonlarca altını hazinesine koymuş, yok sarayında binlerce cariyesi varmış vs. Cariye konusunun bizlere ne denli yanlış yansıtıldığı ilk başta düşünülmesi gereken husus! Filmlerde bize gösterilen, şarkı söyleyen, oraya buraya uzanmış, dans eden, eğlenen, başka bir işe yaramayan, tamamen pasif bir sürü kadının olduğu büyükçe bir bölüm, etrafta kocaman meyve tabakları, fıskiyeler… Oh ha babam ye, iç, gül, eğlen! Hayır!… Böyle bir mekân değildi orası!

Midilli adası Fransız işgaline uğradığında Sultan Abdülhamid’in sıkıntısının haremdeki cariyelerin dilinde dolaştığı ve hepsinin aynı sıkıntıyla hemhal olduklarını biliyoruz. Sultan Abdülhamid’in tonlarca altını hazinesinde sakladığını söylüyorlar. Oysa ki, faizleriyle birlikte borcunu ödemediği takdirde Midilli adasını alacağını bildirip resti çeken Fransa’ya karşı beş parasız Osmanlı’nın borcunun büyük bölümünü Abdülhamid’in eşi Fatma Pesend Hanım ödemiştir. Abdülhamid bu parayı eşine nasıl geri ödeyeceğini düşünür. Hanımını vazgeçirmeye çalışan Abdülhamid’e karşı eşinin verdiği cevap müthiştir: “Bu devlete benim borcum yok mu, dersiniz! Geri isteyen kim?”

Maalesef “harem” denilince aklımıza gerçeğin tamamen zıddı bir görüntü tasavvur ediyor ama Allah’tan Ayşe ve Şadiye Osmanoğlu gibi kızlarının hatıraları yanında Fatma Pesend Hanım’ın hatıraları yayınlanmış bulunuyor da haremin perdesini bir parça aralayabiliyoruz. Fatma Pesend Hanım’ın ilginç bir yanı var, hatıralarında haremin devlete, Sultan’a bakış açılarını öğretiyor. Böylece, harem mensuplarının, bırakın bir punduna getirip ceplerini, koyunlarını doldurmayı, öz mallarını dahi devlet için göz kırpmadan verebildiklerini görüyoruz.

Bir ailesinden kalan malları vatan ve millet uğruna gözünü kırpmadan harcayan hanımları düşünün, bir de milletten ve devletten ne koparabilirim diye hesap kitap yapanları. Hadi çalıp çırptıklarına bir şey demiyoruz ama bu ikinciler kalkıp da birincilere ‘hain’ dahil demediklerini bırakmıyorlar mı, işte sigortalarım asıl o zaman atıyor.

Savaş yahut deprem esnasında halk ile çok ilgilenirmiş Sultan Abdülhamid. İç içeymiş onlarla… Bacağını kaybetmiş bir gaziye kendi elleriyle bir baston yapıp hediye etmiş. Halkın yaralarının sarılması için bizzat kendi cebinden yardımlar yaptığı, yardım komisyonları kurulduğu ve ilk yardımın da (1000 lira) Padişahın kendisinin yaptığı biliniyor. İlginç nokta ileriki günlerde Sultan Abdülhamid’in ikinci bir yardımda (5000 lira) daha bulunması ama bu son yardımın 2000 lirasının “eğitim gören öğrencilere” verilmesi şartının getirilmiş olmasıdır.

Bir Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in deprem sonrasında Afyon’a yaptığı ziyarette otomobilinden dışarı çıkamayışını düşünün, bir de Sultan Abdülhamid’i hastanede yataktan yatağa koştururken gözünüzün önüne getirin…

Ve hangisi Cumhuriyet, hangisi Saltanat siz karar verin.

Sultan Abdülhamid’in sıkı bir yönetim biçimi olduğunu biliyoruz ama bunun da belli sebepleri vardı, belli şeyler bir takım zorunluluklar dolayısıyla gerçekleştirilemedi. Fakat bir şekilde 33 senelik dönem tamamen değilse de büyük ölçüde hasarsız geçirildi. Bırakılsa belki çok daha iyi bir döneme geçiş yapılacaktı ama şartlar bu görevi yeni neslin omuzlarına yükledi… Fakat Balkan savaşlarına, hatta Birinci Dünya Savaşı’na kadar iyi kötü onun zamanında korunmuş toprak bütünlüğüyle gelindi. Daha da önemlisi, bugünkü Türkiye’yi kuracak temeller, Sultan Abdülhamid’in iktidar döneminde atılmıştır. (Kemal Karpat bu tespiti, Coşkun Yılmaz’ın kendisiyle 10 yıl kadar önce gerçekleştirdiği bir söyleşide yapıyor.)

Daha da önemlisi, böylelikle yetişmiş insan kaynağı bakımından Cumhuriyet döneminde yaşanan ve etkisini hala hissettiğimiz cılızlığı yaşamazdık. Ya da tersinden söylersek, II. Abdülhamid, iktidarı süresinde eğer İttihatçılar gibi acemice bir dış politika gütseydi herhalde devlet gemisi 20. yüzyılın başına dahi ulaşamaz, muhtemelen 1880’li yıllarda çok daha hızlı ve keskin bir parçalanma tehlikesini yaşayabilir, Türkiye Cumhuriyeti diye bir siyasî oluşumu bile yakalama şansımız kalmayabilirdi.

Sonuç olarak, Abdülhamid devri denildiğinde hayatî bir dönemecin tam üzerine bastığımızın farkına varmamız lazım! Bu pozisyonun değerinin geçmişimizi, yakın tarihimizi ve bugünümüzü anlamak bakımından değeri tartışılmaz! Kurtlar o zaman çevremizdeydi ama şimdi yoklar mı? Nereye gitmiş olabilirler? Ne kadar değişti ki vaziyet o günden bugüne? Evet, belki sistemde bir takım formalite farklılıkları oldu ama Sam amca hala görev başında uyuklamadan proje yapmıyor mu? Hala haritalar üzerinde isim değişiklikleri yapıp bir türlü tatmin olamıyor mu? Bence çok küçük farklılıklar dışında değişen hiçbir şey yok… Siz ne dersiniz?

O, bir proje insanıydı ama ütopyacı değildi. Tek kelimeyle İslamiyet’in ve Osmanlılığın modern çağa rengini verebileceği iddiasının ve bu iddiayı gerçekleştirme bilincinin son has temsilcilerindendi.

“Sultan II. Abdülhamid Han” denilince, üzerimize kapanmış kara kapılardaki paslı anahtarların yuvasında gürültüyle dönmeye başlaması işte bu yüzdendir.

Hıristiyanlığın rahip ve rahibelere özgü olduğunu, sadece onların dinle ilişkileri olduğunu düşünürler insanlar. Bu şekilde yansıtılır çünkü. Bir meslek gibidir Hıristiyan olmak… Rahip ve rahibeysen aman dikkat et günah işlemeyesin, çünkü sen bu yolda yürümeyi seçmişsin! Ama seçmesen de nasıl olsa cennete gideceksin! (Hâşâ) İslamiyet’in de böyle olduğunu, aslında “din” kavramının bu tip bir şey olduğunu empoze etmeye çalışıyor bir takım güçler. Sorsan Müslüman (hamdı da eksik olmaz) ama dinî görevlere gelince orası İmamlara mahsus oluyor. “Benim kalbim temiz!” oluyor. Allah bozmasın ne diyelim!

Geçen ateist bir arkadaşla “Küreselleşmenin Aileye Etkisi”ni tartışıyorduk. Hazırladığım yazıdaki bir bölümde lezbiyenlerin, homoseksüellerin insanlara normal gösterilmeye çalışıldığından bahsediliyordu. Arkadaşım “Hangi çağda yaşıyorsun?! Üçüncü cins de ne oluyormuş!!” dedi. Meseleyi ‘çağ’ kelimesinin omuzlarına yükleyip geri çekilmek ne kadar kolay geliyor değil mi? Dinler, konulan kurallar çağa göre değişir mi? Dini çağa uydurmak değil mesele, çağı dine uydurmak… Mesele bu! Bunu anlayamadığımızdan belki de Abdülhamid’i de anlayamıyoruz.

İslamiyet’in modern çağa rengini verebileceği hususunun bir iddiadan öte bir hakikat olduğunu düşünüyorum. Elbette tüm suçu ‘çağ’a atanlara karşı bu bir teori, bir iddia gibi görünüyor ama hakikatin ta kendisi olduğuna da bir şüphe yok! Birçok mühim hususta olduğu gibi bu hususta da Abdülhamid’in ismini satırlarımda taşımaktan onur duyuyorum. Onun tespitleriyle, onun neslinin çırpınışlarıyla bu toprağın var olmaya devam ettiğini tekrar tekrar hatırlatmaya gerek duyuyorum. Uyanma vakti geldi! Gün, batıdan doğmadan… Gökyüzüne çıkmak için kanat çırpmaya başlama vakti geldi. Kurşun yağmurları altında da kalsak, yara da alsak, kanat çırpmaktan başka seçeneğimiz yok! Uçmayı öğreneceğiz, hatta onları anlamak için onlar gibi uçacağız! Dans etmeyi bileceğiz ama kurtlarla dans etmeyi öğreneceğiz!

Bizim dansımız kurtlarla olacak…
Kızıl bir meydanda, Kızıl Sultan bizleri izlerken…

Reklamlar