Zamanın Durduğu Mekân

Pompei; İtalya’da, Napoli’nin güneyindeki Romalılardan kalma arkeolojik bölgeye ve yaklaşık aynı yerde kurulan, 2004 yılı nüfus sayımına göre 25.751 kişilik bir nüfusa sahip olan antik bir şehre verilen isim… Önceki dönemlerde başka kavimlerin yaşadığı, hemen hemen aynı sebeplerden ötürü meydana gelen dehşet verici hadiselere benzer bir olay da burada yaşanmış.

Yıl M.S 79… Ağustos’un sonları…

Vezüv yanardağından dumanlar yükselmeye başladı. Gökyüzüne uzanan bu dumanlar birçok şey söylemeye çalışıyordu aslında ama kimse anlayamadı. Çünkü daha evvelden de Vezüv’ün homurdanmaları işitilmişti, bu seferkinin de diğerlerinden farklı olmadığını düşünen halk, çıkan dumanları ve ardı ardına gelen küçük patlamaları, elle silkelenebilecek kül yağmurlarını ciddiye almadı. Bilinene göre daha önceden de yaşlı Vezüv’de bir püskürme olmuştu fakat o sıralar yeryüzünde hiçbir insan yaşamıyordu. Böyle bir püskürmenin gerçekleştiğini Yunan coğrafyacısı Strabon, kraterleri incelemek suretiyle keşfetmiş lakin kimseye söz etmemeyi uygun görmüştü. Belki söylese de bir şey değişmeyecekti… Halkın gözü para ve zevkten başka bir şey görmüyordu. M.S 62’de meydana gelen ve şehri çok kısa bir sürede, tamamıyla yıkan bir zelzele dahi bu felaketin habercisi sayılabilirdi. Zelzeleler de o kadar sık oluyordu ki artık Pompei halkı bunlara alışmış önemsememeye başlamıştı.

O günün diğerlerinden çok farklı olduğu kimsenin aklına gelmedi belli ki… Çünkü ölüm anında ne yapıyorlarsa o halde bulundular. Kimi başını elleri arasına almış çaresizce düşünürken, kimi çocuklarıyla çarşıda alışveriş yaparken, yemek yiyen bir aile, o andaki gibi aynen taşlaşmıştı. Sapıklıkları esnasında taşlaşmış pek çok çift bulunmuştu. Daha da önemlisi, bu çiftler arasında, aynı cinsten olanlar, küçük erkek ve kız çocuklar da vardı. Pompei kalıntılarından çıkarılan taşlaşmış insan cesetlerinin, bazılarının yüzleri hiç bozulmadan kalmıştı. Genel yüz ifadesi şaşkınlıktı. Çünkü bu halk Allah’ın ayetlerinde bildirdiği gibi, “birdenbire” yok olmuştu. Öyle ki her şey 2000 yıl öncesinde olduğu gibi kalakalmıştı. Tıpkı zaman durmuş gibi…

Kül yağmurunun ardından, önce lapilli (küçük taşlar) sonra birkaç kiloluk sünger taşları gelmeye başlayınca tehlikenin ciddiyeti ortaya çıktı. Paniğe kapılan halk, alabilecekleri yüklerini alıp limana koşturmaya başladılar. Binebilenler gemilere binip bir daha dönmemek üzere kıyıdan uzaklaşmaya çalışıyorlardı ama dev dalgalar gemileri birer çöp gibi kaldırım kızgın lavlara fırlatıyorlardı. O esnada gökten iri kum taneleri büyüklüğünde çok kızgın küçük taşlar, hemen akabinde gaz yüklü küçük taşlar yağmaya başladı. Bu sonuncular yere değer değmez patlıyor ve ilk kayıpların verilmesine sebebiyet veriyordu.

Gökyüzü kararmış ve dolayısıyla görüş mesafesi sıfıra düşmüştü. Panik yapan halk tehlikeden kaçıp kurtulmaya çalışıyor ama bu esnada hiçbir şey göremediklerinden ötürü Vezüv’e doğru koşanlar bile oluyordu. Kurtuluşu evde görenler havadaki müthiş sıcaklık ve gazlardaki değişim sebebiyle boğularak ölüyor, kimi evler, üzerlerine düşen parçaların ağırlığına dayanamayıp çöküyor ve insanlar enkazda kalarak ölüyorlardı. Yarılmış olan yerden çıkan gazlar da bir başka ölüm sebebiydi. Ve daha sonra Pompei üzerinde kızgın küller yağmaya başladı. İlk ölenlerin üstünü siyah bir yorgan misali örttü… Birkaç saat içerisinde Pompei’de soluk alan bir canlı kalmamıştı. Pompei’de yaşananlar keşfedildiğinde, arkeologlar son gün pişmiş ekmeği bile fırında buldular. Pompei’nin üzerine yağan kül yağmuru 3 gün boyunca devam etti ve sonra Pompei iyice sessizliğe gömüldü.

Kalıntıların bugüne kadar gelebilmesinin sebebi olarak bazı kaynaklarda, kül ve lav karışımının, insanların ve eşyaların oksijenle ilişiğini kesmesi olduğu şeklinde belirtilmiştir. Bu sebeple günümüze kadar çürümemiştir ve eski Roma kentleriyle ilgili yeni bilgilere ulaşılmasında da yardımcı bir etken olmuştur. Toprak altında uyuyan bu eski medeniyetin 1700 yıl sonra ortaya çıkmasına etken olan ilk ipucu, bir İtalyan köylüsünün bağda çukur kazarken rastladığı bir duvardır. Kül yağmurunun birkaç gün devam etmesiyle, batık kent 6-7 metre derinliğe ulaşmıştı. Diğer bir bölümü XVI. yy.lın ikinci yarısında bölgeye bir su kanalı yapmak üzere gelen mimar Bomenico Fontana tarafından keşfedildi. İlk kazılar 1709’da Herculaneum’da başladı. 1860’ta kazının yönetimi İtalyan arkeolog Fioreki’ye verildi. Uzun çalışmalar sonucunda, kentin yedi kapısı, güneydoğu- kuzeybatı yönündeki ana caddesi ve diğer önemli caddeleri, çok sayıda ev ve casalar (yüksek sınıf evleri), kent duvarları ortaya çıkarıldı.

Akdeniz’in hafif deniz rüzgarlarını alan bu sevimli kente insanları çeken bir şeyler vardı belli ki… Çünkü Roma’nın en ünlü, aristokrat kesimi buraya yerleşmeye başlamıştı. Şehrin ortasında büyükçe bir forum vardı. Forum’da her hafta ayrı bir eğlence düzenleniyor; düzenlenen eğlenceler kimi zaman bir kölenin başka bir köleyle veya bir aslanla ölümüne dövüşmesi şeklinde oluyordu. İnsanların ve hayvanların ölüm çığlıkları Pompei halkının gözünü daha da karartıyor, alkış ve bağırışlarını daha da artırıyordu. Vahşetin her türlüsü Forum’da Pompeililere sergileniyor; Pompei’nin en önemli binaları bu yüzden Forum meydanına bakıyordu.

Zenginliğin ve eğlencenin akıl almaz boyutlara yükselmeye başladığı Pompei’de ahlâki dejenerasyon müthiş safhalardaydı. Her yerde fuhuş evleri boy gösteriyordu. Nitekim bir Roma belgeselinde, Sezar’ın, küçük yaştaki yeğeniyle olan homoseksüel ilişkisinin; oğlanın annesi tarafından teşvik edilerek; bir “şeref”(!) olarak takdim edilebilmesi, dehşet vericidir.

Kalıntılara bakıldığında, etrafta çamaşırhanelerden kumarhanelere kadar her binadan tutun, binaların üzerlerine asılan reklam afişlerine kadar her şey çok açık bir şekilde seçilebiliyor. Ve sonunda da kenti tamamıyla kaplayan lavlardan kaçmaya çalışan insan ve hayvan görüntüleriyle karşılaşılıyor. Burada tarihin en trajik sahnelerinden (Halâ dünyada sayısızca bu sahnelerden mevcut!… Hiç ders almıyoruz, hiç!…) birine şahit oluyoruz; bir yanda zenginlerin görkemli villaları bir yanda hizmetçi ve kölelerin fakir evleri… Ve kıyamet kopuyor böylece…

Sodom ve Gomora kelimelerini anımsayanlarınız vardır belki… Oralarda da benzer sebeplerden benzer felaketler doğmuştu. Pompei de bu kısır döngünün bir parçası işte… Günümüze baktığımızda (her şeyi günümüze endekslemek de bir kısır döngü oldu belki ama, öyle yahut böyle, bir şeylerden ders alınması gerekiyor! Yıllar önce yapılan hatalar tekrarlandığı sürece ne derece ilerleme kat edebilir ki insanoğlu?) zengin ve fakir ikilisinin arasındaki uçurumları görmek için filozof olmak gerekmiyor, öyle değil mi? Ahlâkî yozlaşmanın da yozlaşmadan çıkmaya başladığı dönemdeyiz. Birilerinin bir şeyler yapması gerekiyor. En başta okumamız gerekiyor…

Bilmek ve anlamak…
Önümüzdeki iki yol bunlar olmalıdır.

Reklamlar