Güvercin

Saat 00:24…

İstanbul sokaklarında geziniyorum. Dokak lambasının solgun ışığına üşüşmüş bir sürü sivrisinek… Önüme çıkan küçük taşlara vuruyorum.

Evlerin ışıkları sönük. Birkaç istisna var sadece Bir bayan, balkonuna çamaşır asmış…

Bir tanesi düşüveriyor yere… Her zamanki gibi kaldırımların yanını arabalar süslüyor. Çoktan üretimi durdurulmuş olan tospiklerden biri çarpıyor gözüme. Oldukça yaşlanmış ama ayakta durmaya kararlı görünüyor. Ya da ben öyle yorumluyorum.

Hava ne kadar sıcak! Gece serinler diye umuyordum ama pek bir fark sezemedim doğrusu. Birden içimi karartan bir manzarayla karşılaşıyorum. Karanlık bir ara sokağın başında, yere bir karton parçası sermiş ve üzerinde uyumaya çalışan küçük bir kız çocuğu… Simsiyah saçları darmadağın… Teninin rengi ayırt edilmiyor kirden. Üstü başı yırtık… Ayakları çıplak!

Korkutmamaya çalışarak yanına gidiyorum. Biraz ürküyor önce. Sonra rahatlıyor ve yarı şaşkın bakıyor gözlerime. O mavi gözlerin derinliğinde kayboluyorum sanki! Bir tutam hüzün var o gözlerde. Bir tutam hıçkırık! Bir çığlık kopuyor sanki içimden!

Göz yaşlarımı tutamıyorum. Kız hâlâ yarı şaşkın bakmakta.

“Adın ne senin küçüğüm?”
“Lale.”
“Gel benimle.”

Biraz sonra tekrar yürüyorum. Az evvelkinden tek farkı küçük bir gölgenin benimkini takip etmesi. Hava biraz serinledi. Mavi kızın üşümesinden endişeleniyorum ama pek sesi çıkmıyor.

Yürürken ara sıra ona bakıyorum. Başı eğik, hafif mahçup ve korkak yürüyor… Ara sıra takılıp, sekiyor… Her şeye rağmen umutlu görünüyor. Ya da ben öyle yorumluyorum.

İnsanları anlamaya çalışıyorum. Bu konuda çok berbat bir tutumum var. Aslında berbat olduğunu ben değil, insanlar söylüyor. Davranışları yorumlama… İnsanlarla konuşmuyorum, yalnızca onları yorumluyorum. Bir özelliğe sahip olduklarını düşünüyorum. Belki sahip olmuyorlar ama yaptığım yorumu da bilmiyorlar.

Sanırım saçmalıyorum. Zaten başka ne yapıyorum ki?

“Biliyor musunuz, bu dünyada en çok neyi seviyorum?”

Upss… Bu da ne? Mavi kızımın sesi bu. Bana bir soru soruyor. İçimin ona daha bir ısındığını hissediyorum. Benim sevgili Mavi Kızım! Yeni adını gözlerinden aldı. Kar tanelerinin mührü gibi ışıl ışıl o gözler tüm geçmişime götürüyor beni. Ve o muhteşem gözlerden ötürü benim Mavi Kızım oluyor küçük kız.

“Bilmiyorum küçüğüm. Neyi?”
“Güvercinleri…”

Mavi Kızım artık arkamda değil, yanımda yürüyor. O da beni sevmiş görünüyor. Ama ona -nedenini bilmememe rağmen- soğuk davranıyorum. Hiçbir zaman kendimi insanları güldürürken, onlarla uzun sohbetler ederken ya da onlara gülümserken hatırlamıyorum. Hiç kimseyi tanımıyorum. Bazen sokaktaki simitçiye selam verdiğim oluyor ama sadece o kadar.

Eğer insanlarla konuşmuyorsam, kendileri hakkındaki tutumumu nasıl berbat bulduklarını merak ediyorsunuzdur. 13 yıl önceki bir anıdan ibaret tüm hayatım. 13 yıl önceki bir kadın; Elizabeth… Ondan geriye kalan tek şey: “Hayatımda senin gibi biriyle ilk defa tanışıyorum! Demek bana aşık oldun! Lanet olası, sana sadece kapıda gördüğümde selam veriyorum! Sen kendini ne sanıyorsun! Yakışıklı falan mı? Şu kılığa bak! Pespaye kıyafetler… Hangi kız sana ilgi gösterir ki? Hadi çek git başımdan!”

Çok asabi, evet. Haklıydı belki de, evet. Bana karşı tek tavrı, kapıda karşılaştığında selam vermekti. Ama ben her şeyi kafamda yorumlamıştım. Bana karşılık vereceğinden öylesine emindim. Oysa ki adımı bile bilmiyordu. Sokakta görse tanımazdı, belki de sadece kapısının karşısında gördüğü için selam veriyordu. Adının Elizabeth olduğu filan da yok tabi. Bunlar yorumumdan esintiler.

Evin önüne varıyoruz nihayet. Kapımın önünde Mavi Kızım gibi çaresiz bir kediyle tanışıyorum. Ayaklarıma sürtünüyor. Kucağıma alıp seviyorum.

İki yeni arkadaşımla giriyorum evime. Evime giren ilk iki kişi, Mavi Kızım ve Sabri, yani kedicik. Evime giren ilk ve son iki kişi…

Aradan 15 yıl geçti…

Kediciğim Sabri’yi tanışmamızdan üç yıl sonra böbrek yetmezliğinden kaybettik. Her Cuma ziyaretine gidip bir bardak süt bırakıyoruz mezarının başına. Mavi Kızım 20 yaşına geldi. Üniversiteye gidiyor. Güzeller güzeli bir kız oldu.

Bana gelince, saçlarımdaki beyazlar sayılamayacak kadar çoğaldı. Halâ kimseyle görüşmüyorum. Sabri ve Lale benim gibi değillerdi. Sabri’nin bir kız arkadaşı vardı. Lale zaten bir yığın insanla birlikte okuyor.

Rahmetli oğlum Sabri ile güzel kızım Lale’ye ölümümde tek bırakacağım evim, sevgi ve emek dolu anılarım ve bir oda dolusu kitap… Ve yazdığım bu son satırlar…

Bekle beni Sabri! Sana komşu olmaya geliyorum…

Güvercinler de bir gün çekip gitmek zorundadırlar. Tıpkı benim gibi…

Reklamlar