Yağmur Damlaları

Sonbahar, evrensel anlarını yineliyor… Yine yapraklar savruluyor rüzgârla, yine ağaçlar ah eden analar gibi sallanıyorlar, yine gökyüzü kaşlarını çatmış ve yine bulutlar ağlıyor durmaksızın!…

Kalbim sanki bir alev topu! Öyle yanıyor ki, ansızın ağlamaya başlıyorum… iŞte, yine ağlıyorum… Kedim, mutsuzluğumdan habersiz; uyuyor. Yalnızım… Yalnızlık bile kapımı çalmaya üşenir oldu. Sürekli farklı simâlar gelip geçti gözlerimden, ama ne bir tanesine takılı kaldı bakışlarım; ne de simâlar yitip gittiler tamamen. Yalnızlığı bile doyasıya tadamadım.

Sanki geçmişimi örtmek için kışı bekliyor gibiyim. Beyaz bir çarşaf gibi tüm çirkinlikleri örten kar tanelerinden medet umuyorum. Beni de örtsünler diye…

Bazen kendimi üzerine kan damlamış beyaz bir gelinlik gibi hissediyorum… Tutunacak hiçbir dalı olmayan bir yaprak gibi… Gözlerim sürekli aranıyor… Birini görmek ister gibiyim sanki ama ben bile emin değilim aslında kim olduğundan.

Yalpalayarak pencereye sokuluyorum. Sonra bir hışım odadan dışarı çıkıyorum. Yağan yağmura aldırış ettiğim yok! Uğuldayan gökyüzü de umrumda değil! Sokak kapısını açıp, bahçeye çıkıyorum. Sanki sana söyleyecek şeylerim varmış gibi… Söylersem, sen her neredeysen duyacakmışsın gibi hissediyorum.

Yağmur damlaları ıslatırken saçımı, rüzgâr okşarken omuzlarımı, bomboş sokakta şu sözler dökülüyor dudaklarımdan;

“Sevmiştim seni… Ama bilemedim böyle bırakıp gideceğini! Madem gidecektin, niye yalnız bırakmadın beni? Yanızlığı bile yaşatmadın bana! Bu muydu senin sevgin?”

Ağlamaya başlıyorum sonra. Dizlerim beni taşıyamayacak hâle geliyor ve yere çöküveriyorum! Sonra koşarak gelen birini fark ediyorum. Siyah yağmurluğunun şapkasından yüzünü seçemiyorum. Adımları yaklaşıyor.

Karanlığın en yoğun anında bir sis bulutu gibi aydınlatmaya çalışıyor ortalığı. Suda çırpınan bir kuş gibi çaresiz…

“Yapma böyle ne olur!… Haydi gel, konuşmamız gerek…”

Kolumdan tutup kaldırıyor ve içeri giriyoruz.  Halâ kim olduğunu bilmiyorum ama sesi O’nun sesine benziyor. O olduğunu umuyorum.

Mutfağın ışığını yakıp, kahve yapmaya koyuluyor. Ben ise yarı şaşkın, kapının eşiğinde dikiliyorum. Birden arkasına dönüyor.

“Sen halâ orada mısın?” diyip, bir çırpıda yanıma geliyor ve kapıyı kapatıp beni mutfağa götürüyor.

Işıkta yüzünü seçebiliyorum. Yağmurluğunu çıkarıp, banyoya yöneliyor. Ben ise hâlâ bıraktığı yerde, ağzım yarı açık, donuk bir surat ifadesiyle bekliyorum. Elinde bir havluyla geri dönüyor.

“Çok ıslanmışsın. Havlu yetmeyecek. Haydi, odana geç de, kuru bir şeyler giy. Ben de bu arada kahvelere bakayım.”

Yavaş adımlarla odama gidip, üzerimi değiştiriyorum. Neden burada olduğu, benimle ne konuşacağı hakkında bir tahmin yürütemiyorum. Saçlarımı da fönleyip topluyorum. Evimin yabancısı değil; mavi, ayıcıklı pijamalarımı da birçok kez gördüğünden; onları ve pembe kalpli terliklerimi giyip mutfağa yöneliyorum.

“Al bakalım… Biraz için ısınsın.” diyerek kahve fincanını uzatıyor.

“Teşekkür ederim.” diyip kahveden bir yudum alıyorum. Biraz duraksadıktan sonra şöyle diyorum; “Neden buradasın? Neler oluyor?”

Başını öne eğip bekliyor. Fincanla oynuyor. Ne söyleyeceğini, nasıl söyleyeceğini düşündüğünden hiç şüphem yok.

“Aslını istersen, nasıl söyleyeceğimi düşünüyorum.” diyor. Hafif ürkekçe, bir an gözlerime bakıp, tekrar başını eğiyor.

“Hepsi benim suçum! O kadar aptalım ki, Yusuf’a inandım! Tüm bunlar nasıl oldu, inan kendime şaşırıyorum. Düşündükçe bir şeyleri kırıp, parçalayasım geliyor. En sonunda sana gelmem gerektiğine, her şeyi açık açık konuşup son kararı sana bırakmaya karar verdim. Tam sokağın başına gelmiştim ki, sen dışarı çıktın ve o sözleri söyledin. Bir kez daha aptallığımın farkına vardım ve koşarak yanına geldim.”

O kadar pişman görünüyordu ki, içten içe acıdım onun bu haline. Her şeyi bana olan sevgisinden yaptığı belliydi.

“Meğer Yusuf, Ahmet’in pek yakın arkadaşıymış. Ahmet’le aranı yapmaya çalıştığına hiç şüphe yok! Öyle dost görünmüştü ki gözüme! Şu an bile şaşırıyorum böyle bir şeyi yapabildiğine. Ahmet ile aranda bir şeyler olduğunu söyleyip duruyordu. İnanmıyordum. O gün, koşarak yanıma geldi ve Ahmet’in senin evinde olduğunu söyledi. Çıldırdım! Biliyorsun, seni sevdiğini öğrendiğimden beri ona gıcığım var. Buraya geldiğimde sen onu kapıdan uğurluyordun ve sarılıp seni öptü. O an ne yaptığımı bilmeden koşarak oradan uzaklaştım. Hayatında hiçbir değerim yokmuş demek ki diyordum kendi kendime. Daha ben cesaret edememişken dört yıldır seni öpmeye, üç aydır tanıdığın adam seni nasıl öpebiliyordu? Kendime yediremiyordum bu durumu! Seni aradım ve tüm o sözleri söyledim. Sonra da bir hafta evden çıkmadım. Sonra; madem o beni aldattı, ne diye ben bunalıma giriyorum ki! Beni sevmeyenle zaten işim olmaz, sözleriyle kendimi kandırdım ve her zaman gittiğimiz kafeye gittim. Yusuf ve Ahmet bir köşede pek bir keyifli konuşuyorlardı. Onları görünce, ne konuştuklarını duymak için, çalılıkların arasına gizlenip, dinledim.

“Ahmet şöyle diyordu; ‘Sanırım Ferhat ile ayrılmışlar. O gün Serra’yı zorla öptüğümü görmemesi büyük şans! Yoksa şu an sağlık durumum bu durumda olmayabilirdi.’ ve kahkahalar, kahkahalar… Yusuf şöyle diyor; ‘Serra ne yaptı peki?’ Ahmet ise; ‘Ne yapacak tokadı bastı, bir de kapıyı suratıma çarptı. Ne bekliyordum ki ben de? 2 saat sonra filan aradı, ağlayarak bir ton küfretti. Hiçbir şey anlamadım. Sonra da duydum ki ayrılmışlar…’

“Bunları duymamla çılgına döndüm Serra! Onlar ayrılırken Yusuf’u takip ettim ve bir köşede sıkıştırdım. Bir güzel benzetince, her şeyi anlattı. Kendimden nefret ettim. Ama sana da kızgındım. Neden o herifi içeri aldın ki sanki!” dedi.

Hâlâ önüne bakıyordu. Konuşurken ara sıra yüzüme bakıyordu ama olanlardan utanç duyduğu apaçıktı.

“Onu eve aldığımı gördün mü sen?” dedim.

“Hayır, ama kapıda sizi öyle görünce… Sen onu uğurluyorsun sandım. Yusuf da evinde olduğunu söyleyince…”

“Sen de inandın tabi…”

“Şey… Evet… Almadın mı?”

“Saçmalama Ferhat! Senin nefret ettiğin, benim de sağlam papuç olmadığını bildiğim Ahmet gibi birini eve alır mıyım sence? Üstelik evde yalnızken? O, içeri girmek istediğini, konuşacakları olduğunu söyledi. ‘Burada söyleyeceksen söyle, içeri alamam!’ dedim. Israr etti. Ben de sözlerimi yineledim. Pat diye beni öptü! Ben de tokat attım ve kapıyı kapayıp kilitledim. İki saat ağladım orada ben! Hayatımda ilk defa biri beni öptü; o da en nefret ettiğim adam oldu! Bunun üstüne bir de sen arayıp onları söyleyince, ben 3 gün komada yattım. Asuman gelip yanımda kaldı, benimle ilgilendi. Ben bir iki gündür iyiyim. Bugün de fenalaştım. Dışarı çıkıp avazım çıktığı kadar bağırasım geldi. Hep o pisliğin yüzünden, bak neler oldu! Senin de ona inanmış olman bitirdi beni!”

“Ne yapayım sizi öyle görünce…”

“Her neyse, olan oldu bir kere!” diyip kestirip attım. Kahve fincanını alıp lavaboya götürdüm ve onunla oyalandım. Her şey bitti gibi bir ifade takınmıştım.

“Ben… Ben, gidiyorum Serra… Artık burada olmayacağım. Okul kaydımı Almanya’ya aldırdım. Zaten son yılım. Orada bitirip, gerekirse doktora ve mastırı da orada yapacağım. Eğer beni affedeceğini bilsem, bir an durmam, seni de götürürüm ya da ben gitmem. Ama anlaşılan o ki, sen bitirmekte kararlısın. Öyleyse, bana sadece hoşçakal demek kalıyor.” dedi.

Sesi ağlıyormuş gibi çıkıyordu. Dönüp baktım. Ağlıyordu… Başını ellerinin arasına almıştı ve belli etmemeye çalışarak ağlıyordu. Yanına oturdum ve başını yasladığı ellerini avuçlarıma aldım.

“Neden ağlıyorsun?” diye sordum kısık bir sesle. Gözlerim, gözlerinde…

“Artık beni istemiyorsun değil mi?” dedi burnunu çeke çeke.

“Böyle bir şey söylediğimi hatırlamıyorum. Yalnız, bir sorun var. Hâlâ benim okul kaydımı Almanya’ya aldırmadık hayatım.” dedim ve gülümsedim.

“Sen var ya sen; az değilsin! Seni öyle çok seviyorum ki!” dedi ve beni kucakladı! Odada bir o yana, bir bu yana döndürüyordu beni… Kahkahalarla gülüyorduk! Ben arada bir çığlık atıyordum. Hemen bir şarkı açtı ve dans ettik. Sonra alnıma bir koruyucu öpücük kondurup, karanlıkta kayboldu…

Okul işlemlerimizi tamamladık. 7 gün sonra Almanya’ya uçuyoruz. Öyle mutşuyum ki! Herkesten uzak, birlikte son yılımızı okuyacağız ve yeni bir ülke, farklı bir kültür tanıyacağız.

En önemlisi, birlikte olacağız ve hiç ayrılmayacağız. Ferhat ve ailesi beni istemeye geldiler. O günü hiç unutmayacağım! Ferhat gitmeden nişanı da yapalım diyor ama bilmiyorum… Şu an hiçbir şey düşünemiyorum! 🙂

Bırakın, sevgi sizi bulsun…

Reklamlar