Hoşçakal Umut…

Yıldızlar belirmeye başladı. Ay, yüzünde sıcacık bir gülümseme ile göz kırpıyor sanki bana. “İşte geldim!” der gibi sevinçle parlıyor gözlerinin içi…

Hafif bir meltem yanaklarıma taze, küçük bir öpücük konduruveriyor. Bahçedeki güllerin o büyüleyici kokusu ve gün batımını izlemenin verdiği keyif kendimden geçiriyor beni… Nedendir bilmem ama bir damla göz yaşım süzülüyor yanağımdan. Elimi uzatıp yavaşça siliyorum. Sanki incinmesinden korkar gibi… Ürkekçe!…

Oturduğum yerden kalkıp, bahçede geziniyorum önce. Kuşların söylediği şarkının melodisini yakalamaya çalışıyorum. İster istemez gülümsüyorum hâlime. Ufak bir kedi uykumdan uyandırıyor beni. O büyüleyici atmosferden az da olsa sıyrılıp, küçük adımlarla bahçe kapısının önünde bana bakan yavru kedinin yanına gidiyorum.

“Ne tatlı şeysin sen öyle!…” diye fısıldıyorum kulağına. Önce ürküyor ama, sonra yanıma yaklaşıyor. Çaresiz gibi sanki… Son umuduna bakar gibi bakıyor gözlerime! Ve kısık bir ses çıkarıyor; yalvarırmış gibi ses tonu!

Biraz daha yaklaşıyor ben ağlamaklı bakınca hâline… Topalladığını anlıyorum işte o an!… Sol arka ayağının kırık olduğunu fark ediyorum! Ne kadar zayıf ve ne kadar güçsüz olduğunu görüyorum! Ellerim kavrıyor cılız bedenini ve kucağıma oturtuyorum. Kırık bacağı bir yandan boylu boyunca sarkıyor. Ona acı çektireceğim diye öyle korkuyorum ki! Ama o iyice sokuluyor bana.

Kucağımda yeni limanını bulduğu için mutlu, yorgun ve hasta olsa da umutlu bir kedi olduğu halde hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Korkmasın diye hareket etmemeye çalışarak ağlıyorum…

“Kim, ne ister ki senden küçüğüm? Ne yaptılar sana canım benim! Nasıl kıydılar?”

Kelimeler yitip gidiyor dudaklarımdan…

Birden yazlıktaki arkadaşlarımı görüyorum. Beni ağlarken görünce koşa koşa yanıma geliyorlar. Seda bir çırpıda yanıma gelip oturuyor:

“Canım! Ne oldu? Niye ağlıyorsun?” sesi öyle titrek ve öyle içten ki…

Ersin’in gözü kucağımdakine takılıyor. “Serra, yeni kedin hayırlı olsun! Pek şeker bir şey! Bu arada, ayağında bir sorun mu var?”

İşte o an içimdeki bütün düğümler çözülüyor… Ağlıyor, ağlıyor, ağlıyorum… Seda, Ersin, Özge ve Furkan beni sakinleştirmeye çalışıyorlar. Bir süre sonra susuyorum. Göz yaşlarım akmıyor artık…

“Canım, niye ağladın bu kadar? Kötü bir şey mi oldu?” diye soruyor Seda. Gözleri dolu dolu…

“Serra, senin için endişeleniyorum. Neden konuşmuyorsun? Sebi üzen ne; söyle bana lütfen…” Furkan her zamankinden daha içten, daha tedirgin bakıyor gözlerime…

“Kucağımdakini görüyor musunuz?” diyorum burnumu çeke çeke…

“Evet. Çok tatlı bir kedi. Adı ne?” diye soruyor Özge.

“Adı Umut… 1 aylık, taş çatlasa 2 aylık bu kedi. Ama çok daha ufak gözüküyor değil mi? Sırtına ellesenize! Omurgasını çok rahat hissedebiliyorum. Sol arka ayağı kırık!.. Üşüyor ve çaresiz!…”

“Bunun için mi bu kadar ağladın?” diye soruyor Ersin şaşkın bir ifadeyle.

“Bunda bu kadar şaşılacak ne var, anlamıyorum Ersin!”

“İyi de Serra, alır bir veterinere götürürüz. Niye bu kadar ağlıyorsun ki? Çok yıpratıyorsun kendini.”

“Senin muayene fiyatlarından haberin yok galiba Ersin! Annemler haftaya gelecekler. Yanımda neredeyse hiç para yok. Olan da zaten anca yiyeceğe filan yeter. Üstelik bir hafta müddeti kaldı mı Umut’un? Kim bilir ne kadar süredir bu hâlde… İşte ben onun için hiçbir şey yapamıyor olmama üzülüyorum!”

“Benim de tavşanım ölmüştü… Gözümün önünde köpeğin teki yedi tavşanımı! Öyle özledim ki!…” diyerek Seda da ağlamaya başlıyor.

“Al işte, bu da başladı!” diyen Ersin’e gülmeden edemiyorum.

“Millet, ben dondum. Ya içeri girelim, ya da evlere dağılalım.” diyor Özge.

“Olmaz! Dondurma yemeden bırakmam! Hem, daha Gizem’le tanışacaksınız! Sizi görmeden giderseniz, başımın etini yer bütün gece…”

Ve kahkahalarla eve giriyoruz. Furkan’ın üzgün bakışlarından kaçmak ve Seda’yı ağlatan anılarından uzaklaştırmak için gülüyorum. Yine başkaları için geri dönüyorum… Başkaları için mutlu oluyorum. Yalan da olsa… Öyle bile olsa, gerçek olduğuna inandırıyorum kendimi.

3 gün sonra tekrar ağlayışlara geri dönüyorum. Sağlık işlemlerini karşılaması için Umut’u götürdüğüm dernekten telefon geliyor ve o telefonla yıkılıyorum yeniden…

“Kedinizi iç kanamadan kaybettik…”

Hiç affetmeyeceğim! Ona bunca eziyet çektirenleri asla affetmeyeceğim! Onu bu denli üzen, bu denli canını acıtanları asla affetmeyeceğim!

Ne ister ki masum, küçük bir kediden bir insan? Ne suçu vardı bu yavrunun ki bunca eziyet gördü? Niye iğrenç, saflıktan uzak, dehşet oyunlarına alet eder ki çocuklar bu canlıları? Niye tekme atar ki insanlar? Neden teneke bağlanır kuyruklarına, taş atılır yüzlerine?

Bu kadar mı iyi kalpliyiz? Bu kadar mı insanız?

Düşünmeliyiz…

Yaptıklarımızı bir bir düşünmeliyiz!…

Ve sorgulamalıyız yaşadıklarımızı ki kimi gerçekler gün yüzüne çıksın…

Ey Rahman ve Rahim olan Rabb’im! Dünyadaki bütün canlıları koru ve onlara zulmedenleri ıslah et!

(Amin…)

Reklamlar