Bahar Dalı

Saat sabah 03:00 idi…

Dün sabah olanları düşünüyordum. Yatağıma uzanmıştım. Yorganı üzerimden atmış, gözlerimi tavana dikmiş, öylece duruyordum.

Etraf oldukça karanlık ve sessizdi. Gözlerim karanlığa alıştığından etrafımdaki cisimleri seçebiliyordum. Fakat sadece tavana bakıyordum. Ben küçükken, annem gece korkmayayım diye tavana ay ve yıldızlar yapıştırmıştı. Gece, karanlıkta parlıyorlardı. İşte, odamdaki bu ufak gökyüzünü izliyordum.

Derin bir nefes aldım…

Onu çok kırmıştım. Hatta belki de ağlıyordu şu anda. Ama ben de çok kırılmıştım. Sonuçta beni terk eden oydu. Bunun için geçerli bir sebebi olmasına rağmen, sonuçta beni terk etmişti. Bu yüzden ona çok kızgındım. Neden böyle yapmıştı ki sanki? Neden beni istemiyordu artık? Yoksa beni beğenmemiş miydi?

Kafam çok karışıktı ve ne yaparsam yapayım ondan başka bir şey düşünemiyordum. Tavanı izlemeyi bırakıp sağ tarafıma döndüm. Etajerin üstünde cep telefonum duruyordu. Elime alıp numarayı çevirdim.

“Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor…”

Beklediğim şeyle karşılaşmıştım. Zaten hep böyle yapıyordu! Ne zaman kavga etsek telefonu kapıyordu! Bir de bana “Ölüp gidersem bil ki sebebim sensin” demesi yok muydu! Beni meraktan deli ediyordu. Bilmiyorum, belki de bilinçli yapıyordu bunu…

Yavaşça yatağımdan kalkıp balkona çıktım. Hafif bir rüzgâr esti bir anda. İçimin ürpermesine engel olamadım. Üzerimde saten, beyaz bir gecelik vardı. Üşüyordum ama bu aksine hoşuma gidiyordu. Rüzgâr bana doğru estikçe, saçlarım hafifçe dalgalandıkça, sanki yanımdaymış ve saçlarımı okşuyormuş gibi hissediyordum.

Öyle özlemiştim ki onu! Aslında, onsuz olmak zehir gibiydi! “Sensiz hayat yerin dibine batsın!” derdim ya hep ona; bunu yaşıyorum işte şimdi! Ne ona dönebiliyorum, ne de onsuz mutlu olabiliyorum. Kim haklı, kim haksız bilmiyorum, Önemli de değil aslında. Önemli olan ne onu da bilmiyorum…

Birden biraz ötedeki kafeden gelen müziğe kulak veriyorum: “…Bilmezdim bir daha, bir daha seveceğimi. Yine öğrettin bana sevmeyi. Yeniden doğdum senle, öğrendim yürümeyi. Ne olur bırakma ellerimi!…” İşte o an gözlerim dayanamayacak hale geliyor. Akmaya başlıyor göz yaşlarım. Başımı balkonun demirine yaslıyorum ve içli içli ağlıyorum. Kafedeki müzik değişiyor; “…Aramızda ne dağlar, ne denizler var. Aramızda yalnızca tek bir adım var. Şu anda bir binanın tepesindeyim, Senden sonra öleceğim; affet sevgilim!…”

Tam gözlerimi silecekken, sokakta beni izleyen birini fark ediyorum. Tanıdık biri aslında bu! Saatlerdir aklımda olan… Onun için ağladığım ve onun için endişelendiğim! Onu fark ettiğim an telefonum çalıyor. Açıyorum… O, yumuşak ve içli sesiyle konuşuyor…

“Haydi, yanıma gel…”

Tek bir kelime bile etmeden, üzerimi bile değiştirmeden, yalınayak; omuzlarım, kollarım ve dizden aşağı bacalarım çıplak, saçlarım salık, gözlerim yaşlı, parmaklarımın ucuna basa basa iniyorum merdivenlerden aşağı! Kapıdan çıkmadan yedek anahtarı alıp, hafifçe kapıyorum kapıyı. Beyaz spor ayakkabılarımı giydiğim gibi bir koşu caddenin karşısına geçiyorum.

Gözlerim onunla şimdi… Neler olduğunu öğrenmek ister gibi bakıyorum yüzüne. O ise gülümsüyor bana bakıp. Anlamıyorum! Daha yeni kavga etmişken, ben ağlıyorken; o gülüyor! Hafif kırılıyorum sanki… Bunu anlamış olacak ki ceketinin cebinden bir kutu çıkarıyor. Ufak bir kutu…

Hâlâ anlamaz pozlarda bakıyorum yüzüne…

“Hâlâ anlamadın mı?” diyor.
“Neyi?” diyorum.
“Bugün, olanları düşündüm. Aslında ne kadar saçma bir sebep yüzünden böyle bir sevgiyi yok ettiğimizi fark ettim. Bitmemeliydi! Seni terk etmemeliydim! Önceden ikimiz için birer yüzük almıştım. Sana vermeyi düşünüyordum ama tepkini tam kestiremediğimden ötürü, verip vermemekte kararsız kalıyordum. Ama bugün, her şeyi anladım! Bu yüzükleri takmak için bile ne kadar geç kalmışız meğer… Olsun ama! Zararın neresinden dönülse kârdır. Şimdi soruyorum sana Serra; benimle evlenir misin? Bir ömrü benimle paylaşmaya var mısın?”

Tam o anda gökyüzünden bir yıldız kaydı. Düşerken bir şeyler fısıldar ve umutla bakar gibiydi. Yaşananlar bir film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden. Ansızın bir kelime çıkıverdi ağzımdan; “Evet…”

Ağlar gibiydi sanki… Gözleri dolu doluydu. Boynuma sarıldı; sanki nefesim kesilecek sandım. O denli sıkıca sarılmıştı bana.

Ağlıyordum…

“Seviyorum seni! Bir tek seni; bir tek seni!” diyip duruyordu kulağıma.

“Ben de seni… Bir tek seni; bir tek seni!” diyordum ben de. Sokaklar yalnızdı, insanlar uyuyordu ve yıldızlar gülümsüyordu halimize. Çünkü biz tek bir beden olmuştuk artık… Tek bir kalp atışı…

Saçlarıma ilişti bir bahar dalı… Gözlerimdeyse gözlerin…

Reklamlar