Gitme!

Bir Nisan sabahıydı, hatırlıyorum.

Saçları üç numara kesilmiş çocukların mağrur bakışlarına aldırmadan gidiyordun. Bahçemdeki kiraz ağacının çiçekleri açmıştı; sana elveda der gibiydi gökyüzü…

Sen, gidiyordun…

Ben çocuklar gibi ağlıyordum arkandan bakarken. Saçlarım savruluyordu esen rüzgârla birlikte… Elim gitmiyordu gözyaşlarımı silmeye… Belki dönüp bakarsın son kez ve belki acıyıp vazgeçersin gitmekten… İşte bu yüzden silemiyordum gözyaşlarımı…

Çığlık çığlığa bağrışıyor martılar! Baykuşlar ağlıyor oyuk ağaç gövdelerinde! Hatıraları sakladığım çatıda güvercinler geziniyor!…

Sen hâlâ gidiyorsun…

Her adımında bir bulut ölüyor!… Her adımınla yamaçları kar kaplı dağlar uluyor! Her adımınla kalbime bir kıymık batıyor…

Titreyen elleriyle çay yudumlayan dedeler izliyorlar gidişini… Fakat hiçbiri tutup kolundan “Gitme!…” demiyor. Ben arkandan koşup “Gitme!…” demiyorum.

Umutlarım giderek sönüyor. Artık görünmüyorsun sokakta. Gittin! Hayatımın son 4 dakikasını geçirdim gidişinle.

Sen gittin ve ben öldüm!

Bin pişman koşuyorum ardından! Adım attığın her taş parçasına bir gözyaşım damlıyor. Koşuyorum…

Küçük kızlar yarı şaşkın izliyor beni. Her adım atışımda etekleri savrulan elbiseme takılmış gözleri kadınların… Küçük kızlar gülümsüyor bana bakıp…

Ben ağlıyorum…

Eski konakların aralarından girip çıkıyorum. Martılar seni bulmama yardım eder gibi bağrışıyorlar! Nefes nefese etrafıma bakınıyorum. Yoksun!…

Bir korku büyüyor! Bir çığlık atıyor sokaklar!

Omuzlarım çöküyor! Gözyaşlarımdan göz bebeklerim görünmüyor. Dizlerimin üstüne çöküveriyorum. Avuçlarımda bana armağan ettiğin kuru bir gül yaprağı… Yalvaran gözlerle bakıyorum gökyüzüne…

Yoksun!…

Gidişinle gökyüzü darıldı bana. Kaşlarını çattı bulutlar. Yağan yağmurhızını artırdıkça hiddetleniyor martılar!

Sırılsıklam oldu konakların ahşap kapıları… Küçük kızlar çanaklarını toplayıp evlere kapandılar… Yaşlı amcalar kahvehanenin bahçesini terk ettiler…

Sokaklar bomboş…

Bir başıma, sırılsıklam, ellerimi kapadım yüzüme, ağlıyorum… Soğuktan titriyorum ama aldırış etmiyorum…

Yoksun ve dönmeyeceksin biliyorum…

Mürdüm yeşili gözlerinle bakıp “Ağlama…” demeyeceksin bir daha… Düştüğümde elimden tutup kaldırmayacaksın… Birlikte Eyüp Sultan’da güvercinlere yem atmayacağız… Otobüste bana yer vermeyeceksin… Yağmur yağarken el ele tutuşup eve koşmayacağız. Gece pencereden dışarıyı izleyerek kahvelerimizi yudumlamayacağız… Yırtıp çöpe atmayı düşündüğüm yazılarımı okuyup beğendiğini söylemeyeceksin artık…

Artık yoksun…
Ben…
“Gitme!” bile diyemedim…

Kelimeler yitip gidiyor dudaklarımdan… Ağlamaktan şişip bir çizgi halini almış gözlerim acıyla sızlıyor ama ağlamaya devam… Cezamı sonuna kadar çekmeliyim, biliyorum…

Bir çift el tutuyor ellerimden tutup, kaldırıyor beni… Aynı eller göz yaşlarımı siliyor. Ve o mürdüm yeşili gözler…

Ve içimi ısıtan bir kelime “Ağlama!”…

Yağmurdan ıslanmış sarı saçlarını okşuyorum. Sen olduğuna inanamıyorum… Döndüğüne ve beni bırakmadıına…

Bulutlar gülümsüyor yeniden… Küçük kız çocukları pencerelerden el sallıyorlar doğan güneşe…

Ve martılar… Onlar da sevinçten ağlıyorlar…

Kiraz ağacım bir çiçeğini bırakıyor terasa…

Sana hoşgeldin der gibi gökyüzü…

Reklamlar